Sakin dalgaların ana kucağı misali salladığı boş yük gemisi kuzey pasifikte dönüş yolunda. Devasa gövdesi yükselip alçalırken kendinden emin, aldığı miller onu yıllandırsa da işinin başındaydı. Nöbetçi kaptan Nihat, güvertenin ıslaklığına heves etmemiş olacak ki, köprü üstünde korkuluğa yaslanmıştı. Gecenin bilmem kaçıncı sigarasını tellendirirken rüzgarı her zamankinden fazla hissediyordu. Önünde uzanan karanlığın sonsuzluğuna alıştığından, normal insanlar için ürkütücü sayılabilecek bu manzaranın keyfini çıkarıyordu. Sigarayı tutan eli her üşüdüğünde, cebindeki diğer sıcak eliyle değiştiriyordu. Bu yaptığı bir an gülünç gelse de üşümek için uygun bir geceydi.
Ay tam yarım, bu sebeple şubatın son günleri olduğunu düşünüyordu kaptan. Hangi gün olduğunu elbet biliyordu oysa ki, sadece takvim yaprağı yerine bu bilgiyi yeğliyor, hem antik hissettiriyordu. Ayın, kaptana bu kadim bilgileri sunması dışında artık onun için geçerli başka bir anlamı da kalmıyordu. Yukarı bakma isteğine karşı gelen gözlerinin ağırlığını, kafasını kaldırmakta bulan kaptan gökyüzünü taradı, en parlak olanı aradı. Buldu da, Sirius tam tepesinde parlarken dikti bakışlarını. Son dumandan beri üşüyen sol elini cebine sokmadan işaret etti yukarıyı. Diyaframını serin bir havayla şişirip, "Bu, görebileceğin en parlak yıldızdır" diye devam etti verdiği nefese. Arkasında, radar direğine yaslanmış, geceyi onunla geçiren yeni gemi adamının varlığını hatırlayarak. Mustafa, tek ayağı tökezleyen, gece nöbetinin ikinci yıldızı Mustafa. Geminin ara elemanı, akıllı mı tuhaf mı karar verilemezdi. İşini sessice yapar, pek konuşmaz, kulak verirdi.
Kaptan bu dilsiz dinleyicinin varlığından hoşnut ki önce genzini temizledi.
"Eskilerde bu yıldız çok daha mühimdi. Tahmin edeceğin üzere öyle radar falan hak getire. Bunla yön tayin edilirdi"
Mustafa iki eli de cebinde olduğundan daha az üşüyordu. Sigara içmezdi, en basit tabirle sağlığa zararlı bulurdu. Ellerini cebinden çıkarmak zorunda kalmadığı bu gece, kararından tekrar memnun bir halde baktı gökyüzüne.
"Hm..." dedi Mustafa kısa bir homurtuyla. Kaptana göre, bu yerinde bir tepkiydi.
Bunun kısa bir sohbet olduğunu düşündü kaptan. Devam etmek isteyebilirdi, boyun kasları başka bir yıldız daha tarayacak kadar dayansaydı. Gözlerini parlak yıldızdan, önündeki karanlığa indirdiğinde bir diğer ışığı seçti uzaktan. Oregon kıyısındaki eski bir deniz feneri, Pigeon Point. Fenerin hala işlevsel olmasından duyduğu haz sigara dumanıyla karıştı önce, sonra ciğerlerinden çıkıp karanlığa gömüldü.
"Gü...gü..ve..vercin ffee..neri" diye ekledi Mustafa, soğuktan değil, doğuştan kekemesiyle.
Bu uzaklardaki ışıklı yapının isminin o an kekelenmesi, kaptanın içinde buruk bir ürpermeye yer verdi. Kaptan bu eski feneri tanıyordu, yeni gemi adamı da feneri kaptanla aynı anda fark etmiş olacak ki, heyecanla ondan önce söyleyiverdi adını. Mustafa sıcak cebinden elini çıkarıp havada yatay bir çember çizdi.
"Yöö...nnn ta..tayyiiinni" nefeslendi "ed..edder" diyebildi.
Yön tayin ederdi, adı da doğruydu. Gözle görülür bu parlaklığın kendi ekseninde dönen ışıklarını, Mustafa'nın parmağıyla havada çizdiği çemberle ilişkilendirdi kaptan. Gemi adamından geri kalamazdı, vereceği bilginin basitliğinin kendisine katacağı o nezih havayı düşünüp keyiflendi.
"Yön tayin eder, denizi de aydınlatır hem."
Mustafa bu ikinci işlevin basitliğinin dile getirilmesinin kaptana kattığı o nezih havayı anlayamadı. O yalnızca, fenerin aynı zamanda denizi aydınlatmasının gerçekliğini önceliğine aldı. Öyle de olmalıydı aslında. Deniz fenerlerinin yön tayin ettiği ve kaptanların genelde havalı olduğu bir dünyada yaşıyorlardı. Kaptanları zaten akıllı buluyordu Mustafa, fakat deniz fenerlerinin aynı zamanda aydınlatıcı bir yanı da olması? Enteresan gelmese de, şöyle bir tak! etti sadece zihninde. Az önce kaptanın işaret ettiği yıldıza çevirdi yüzünü ve ikişer saniyelik aralıklarla bir fenere, bir yıldıza kaydı açık kahve gözleri. İkisi de parlak ve beyazdı. Yıldız göz kırparken, fenerin ışıkları da dönüp duruyordu, yani o da göz kırpıyor sayılırdı.
Kaptan Nihat'ın Sirius'u görmek için kafasını kaldırmasına gerek yoktu, orada olduğunu biliyordu artık. Fener ve yıldız arasındaki bağlantıyı, o gece bu iki parıltıya aynı anda eşlik eden herkesin istemsizce kuracağı gibi, o da istemsizce kurdu. Güvercin Noktası'na dikmişken gözlerini, hissedemediği işaret parmağıyla çırptı son külleri güverteye. Bir anı eşlik etti ona, ritmik dönen fener ışıkları kaptanın anıyı tekrar ve detaylı bir şekilde canlandırabilmesine öncülük etti. Odaklanabileceği nadir, özel bir nokta. Sahneler yavaşça yeniden belirdi.
On bir yaşına bastığı günün ertesi. Fethiye'de geçirdikleri bir diğer yaz akşamı, güneşin batıp kızıllığını maviye karıştırdığı günün o kısacık anında buldu kendini. Yaş gününde alması gereken hediyeyi sonraki güne yetiştiren abisi Nihat'a koşar adım yaklaşırken sanki biraz ağır çekimde miydi her şey? Kızılada'daki deniz fenerinin beyaz boyası ufku yarıp bir mermi gibi gökyüzüne uzanıyordu. Abisi de o yönden gelirken ikisini aynı anda görebiliyordu Nihat. Bakışları koşar adım gelen abisine kaydı, elinde büyükçe bir kutuyla ona doğru yaklaşıyordu. Toprak yolun engebesinden bi' tökezledi, sonra düzeltti adımlarını. Kutu ağırdı, model yelkenli sapasağlam ulaşmıştı ellerine.
"Do..do.doo..doğğum güü..nnüü... ço...cu...ğunaa" diye çıkardı kelimeleri ağzından Harun, abisi.
Açık beyni, abisiyle ilgili diğer anıları da canlandırmaya meylederken kapattı gözlerini küçük Nihat. Abisi kayboldu, yelkenli kayboldu, Güvercin Noktası kayboldu, fener ışığı yoksa, anı da yoktu.
Denizi aydınlattığı gibi, zihnini de aydınlatmıştı fener bir anlığına. Doğru yolda olduğunu tekrar hatırladı kaptan, rahatladı. Mustafa'ya döndü, ona bakarak konuşması gerektiğini düşündüğünden değil, rüzgar bu iki adamın arasındaki mesafede iletilen sesi bastırabilirdi.
"İkisi de yön gösteriyor, ikisi de denizi yani bizi aydınlatıyor."
Mustafa bunu anlamıştı. Yıldızın parlaklığından emindi, deniz fenerinden de öyle. Sirius onlarca ışık yılı uzaktaydı. Güvercin feneri millerce ötede. Birbirlerinden uzak olduklarını düşündü önce, sonra buluştukları noktaları algıladı bir bir. Aynı denizi aydınlatıyorlardı, yol gösterdikleri geceyi süslerken.
Kaptan Nihat köprü üstü merdiveninden inerken tokalaştı onunla. Aynı düşünceleri paylaştıklarından bihaber ayrıldılar o gece.
Fener ve yıldız kendi yerlerinde usulca parıldıyordu. Yeni aydınlıklar oluştururken aynı zamanda anıları tazeliyorlardı. Benzerlerdi de o halde. Hava kararınca birbirlerine göz kırpmaya başlıyorlardı üstelik. Karanlığı seviyorlardı belli ki. Işıltılı ve sessiz olduklarını düşündü kaptan bu iki olgunun, sessiz ve güzel olduklarını. Var oldukları rijit hallerine ilkel bir saygı duydu. Aynı denizi aydınlatan iki parlak noktanın buluşup dans ettiği bu gecenin sabahına ulaşırken saatler.