Y

.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Geri Dönüş


Merhabalar!

Yazlıktayım ve sonunda tanrının lütfu internete ulaşabildim. Böyle şekerlikleri vardır babamın. Şu görüşmediğimiz arada pek bir şey değişmedi aslında, Ovacık'a geldim, bol bol Naz'ı sevdim, bol bol Korpiklaani dinledim. Buralar çok sakin, çok sakin çünkü Ovacık'ta komün halinde sitelerden birinde kalıyorum ve yaş ortalaması 70 gibi bir rakam. Burada iş ve güç yok, herkes boyuna yatıyor. Bu hayatta dalga geçtiğim bir kaç şeyden biri şu yaşlılar, menopoza girmiş kadınlar daha doğrusu. Ben de biliyorum çok saçma ama ne diyebilirim ki, o halleri gerçekten gülünç. He, dalga geçiyorum ama her konuda da yardım ederim, yalnızca komik geliyorlar, çok komik. Çok fazla espiri yapıyorum menopoza girmiş teyzelerle ilgili ama faaliyet yok. Anladınız siz.

Burada her şey güzel aslında. Basketbol oynuyorum ki basketbol allah gibi spor, feci keyifli ve bu sporu yaparken hiçbir şey düşünmüyorum oyunun kendisi hariç. Benim gibi her halta gözlerini kısarak bakan bir adam için kafayı çizmemenin tek yolu, yeşil reçeteyle -evet kırmızı değil, iyiyim çünkü- aldığım bir ilaç. İşin ilginci en boktan tada sahip şeydir antibiyotik türevleri, fakat ben basketbolun kendi havasını, tadını seviyorum. Bunu bildiğinizi biliyorum, sağ tarafta George Gervin, Michael Jordan falan var. Güzel spor ama, zaten İzmir'e döndüğümde 2011-2012 NBA sezonuyla ilgili, sezonla ilgili olmasa da sporun kendisiyle ilgili uzun ve güzel bir şeyler yazmayı düşünüyorum, ama ellerim bağlı sevgili okur, internet pıtır pıtır damlalar halinde düşüyor buralara.

Denizden her çıktığımda sırtımda biriktirdiğim tuzları eve götürüyorum ama birazını yalıyorum hep, kolumdakileri falan. Fırından alınan ekmeğin ucunu ısırmak gibi bir şey bu.

Buradaki insanlar da fena değil, bir sürü adam var ve yaşlı teyzeler şimdiden beni çok sevdi, kafamı pide memelerine bastırmamak için kendilerini zor tuttuklarına eminim. Site ufak da olsa bir sürü insan var, ve bir sürü de genç. Fakat bu gençlerin çoğunluğu futbol oynuyor ve poser apaçilerden ötesi değiller, doğruya doğru. Yalnızca gülüyorum, akşam poşetlerce birayı alıp sahile inişlerini, saçma sapan şeyler konuşmalarını, kuul takılıp büyük bir kasıntılıkla kızların omuzlarına kollarını atışlarını, ehuehu diye gülüşlerini, sonra denize kusuşlarını ve aralarından birinin de çıkıp 'bu ne, biz ne yapıyoruz?' diye sormayışını görüp gülüyorum.

Herşey çok güzel fakat...

Duş alamıyorum. Daha doğrusu alamıyordum, artık soğuk suya alıştım ve duş alabiliyorum. Bunun nedeni sıcak suyun olmayışı değil, bal gibi de var, hatta o kadar var ki an itibariyle ben hariç 15 nüfuslu aileye babalar gibi sıcak duş imkanı sağlıyor fakat bana gelince her ne oluyorsa su soğuyor, buz gibi oluyor. Bir iki saniyeliğine biraz ısınır gibi oluyor su, o kadar. Duşa ilk de girsem, son da girsem, sıranın herhangi bir yerinde de girsem bu iş böyle, değişmiyor. Bunun suçlusu su mu, şofben mi bilmiyorum, hatta küçücük bir ihtimal duş başlığı bile olabilir, ama her kimse bok yesin. Hatta duş başlığına kıl oldum lan, kesin duş başlığı şeyapıyor hep.

Sana şiir yazdım duş başlığı, oku bak:

Merhamet dedim dinlemedin
Bir şekilde hep vur hep vurur
Sıcak su fani fakat bir bileydin
Veled-i zinalık karakterde durur

21 Haziran 2012 Perşembe

Tanrının Bile Sıkıldığı

Girdiğimiz şu 3 aylık yaz döneminde ki bu adana’da 6 ay olarak kabul edilir, neyse bi sikim yapmamaya karar verdim, kendi kendime diyorum ama bazı zamanlar “lan bi faaliyette bulunayım da boş boş geçmesin” diyorum, aslında yaptığım çok şey var ama ilginç şeyler de gerekli. Tanrının merhametini gösterdiği en uzun süre bu yaz tatili,çünkü merhamet göstermekten başka yapıcak işi yok, Tanrı bile sıkılıyor bu zamanlarda. Bu sabah ilginçtir boktan yere hasta oldum, bir de benim hastalıklarım öyle uzun sürmüyor. 2 saate geçiyor. Bu da geçer sanırım. Adam akıllı hasta olmayı özledim desem yeridir. Ha bir de şöyle bir şey var, insanlar herhangi bir konuda yazı yazarken bi müzik eşliğinde yazıyorlarsa, müziğin tarzı yazının tamamını belirliyor, vallahi şu an sıkıcı araba sesleri ve sanki anası götten sikilmiş gibi çığlık atan kuşları duymaktan başka bir şey yapmıyorum. O denlidir sıkıcı bu yazı. Beğenmenizi bekleyemem, bende beğenmedim. ekrana bile bakmıyorum .mına koyim yazarken o denli boş. Parmaklarımın eserini görüyorsunuz sadece burada. Derste defterin veya kitabın kenarına köşesine çizdiğiniz boktan karakterlerden daha sıkıcı.Bu akşam dışarı çıksam diyorum ama. Belki birazdan çıkarım akşam gelirim.Tek korkum yolda buharlaşmak.Öğleden sonra çıkarım o zaman.Film izlesem çok da güzel olur. Ha bir de şey var, bana önerilen filmleri ilk bulduğum fırsatta açıp izlerim, ama benim önerdiğim filmleri ilk fırsatta açıp izlemiyorlar. Nedensiz bi sinir oluyor bende o zaman. İzleyin, ne olcak sanki di mi kuzum ? sonra izliyorlar “allam ne güselmiş yarappim” diyorlar. Bilin ki söylediğim tüm filmler güzeldir. Ve bana en sevdiğin film diye soruyorlar. Bi anne için evlat ayrımı yapmak gibidir bunu söylemek. Ve sizin deyiminizle “hepsi benim bebeklerim.” Lakin söylenmek istenen şey bunlar değil, tüm bu yazıda söylemek istediğim açıkça ortada. Sıkılıyoruz, çok da sıkılıcaz. Bunu zaten farkediyoruz, ama size bir şey söyleyeyim sanırım bu yaz geceleri pek sıkılmam, Utku sağolsun böyle bi imkan sundu bana blogda yazmak gibi. Hep beraber dolu dolu günler, dolu olmasa bile yarı dolu, günler geçirmek dileğiyle efendim.

Yepyeni Bir Manifesto

Öncelikle merhaba!

"Soysuz'un Fermanı" ndan tanıyacaksınız beni. 2011 Haziran'ından bu yana Soysuz'un Fermanı'nda yazılarımı yazıyorum ve bu işi yapmak benim için bir uğraştan çok daha öte bir şey, bir dışavurum, bir ilham boşaltımı ve hepsinden önemlisi bir zevk. Bunca zamandır beni okuyan bütün insanlara teşekkür ediyorum ve bunu yapmayı bırakmamalarını diliyorum, çünkü ben Soysuz'un Fermanı'nı bırakmadım. Bırakmayacağım da. Soysuz'un Fermanı henüz bitmiş bir proje değil, beni okumaya devam edebilirsiniz.

Peki o halde nedir bu Blogk Manifesto?

Blogk Manifesto, benim çok uzun zamandır aklımda olan bir projeydi. Ne zaman aklıma gelse 'sonra yaparım lan, şu Soysuz'un Fermanı'nı adam edeyim de bi' diyordum. Şimdi fark ediyorum ki Soysuz'un Fermanı'nı adam etmek için benim yapabileceğim yazmaktan başka bir şey yok. Yalnızca reklam, reklam yapabilirim ve yapacağım da, şimdiye kadar blogum o kadar gözler önünde olsun istemediğimden yaymakla da çok uğraşmamıştım fakat yine de kendimce bir okur kitlesine ulaştım. Önce 'içimdekileri dökmek, içimden ne geliyorsa yazmak' fikriyle başlayan fakat ardından yazılarımın gidişatı yüzünden edebiyat ağırlıklı bir blog olan(aslında ağırlıklı değil, hepsi edebi özellik taşıyan yazılar) oldu.

Fakat şöyle bir durum var ki, benim de yazdığım ve blogun tarzına ters olduğu için yayımlamadığım yazılarım mevcut ve artık bu yazıların yayımlanması ve bir yerde canlanması gerekiyordu. İşte Blogk Manifesto da tam bu noktada doğdu. Hobilerimi yansıtacağım bir blogum olmalıydı, sadece hobilerim değil, tamamen çerez tadında fakat benim çok sevdiğim yazılarımı yayımlayabileceğim bir blog. Kişisel zevkler blogu. İşte artık var.

Artık Soysuz değilim, artık Utku Aktaş'ım, çünkü artık tek bir blog değilim ve burada kendimden ve müzikten, sanattan, spordan bolca bahsedeceğim. Yanlış anlaşılmasın, Soysuzun Fermanı aynı formatı ve hızıyla devam edecek, fakat artık bir de Blogk Manifesto varken, yazar adım Soysuz kalsın istemedim. Ve işte şimdi Blogk Manifesto'nun ilk yazısını yazıyorum.

Ama tek başıma değilim. Bu sefer bir başka yazar daha var, benim çok sevdiğim insanlardan biri.

Emre de bu çöplüğün çığırtkanlarından biri olacak. Bu işi yapabilecek en iyi insanlardan biri, bir kişisel zevk yazarı ve bir dost. Bir Blogk Manifesto yazarı. Onu sevin.

Yepyeni bir manifesto için!